|

Eserin Dış Yapısı:
Roman evvelâ Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilmiş (12 Eylül - 20 Aralık 1950) ve daha sonra 1951 yılında Nebioğlu Yayınları’ndan neşredilmiştir. 2. baskısı 1964 yılında, İnkılâp ve Aka Yayınevi’nden, 3. baskısı Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkmıştır. 4. baskıdan itibaren(1974) eser Ötüken Neşriyat tarafından basılmıştır. Eserin son baskısı(16. Baskı) 2006 yılında yapılmıştır.
Ebat:
Kitap 12×19,5 cm ölçülerinde ve karton kapaktır.
Sayfa Sayısı:
Kitabın tamamı 365 sayfa olmakla birlikte roman 13. sayfada başlamaktadır. Yani olay kurgusu 352 sayfada neşredilmektedir. Romanın ilk 12 sayfası, yazar, yayınevi, baskılar hakkında bilgi vermek amaçlı yazılar ile başlayıp Editör Nevzat Kösoğlu’nun Yalnızız’ı Sunarken isimli, romanın muhtevası ile ilgili yazı ile sonlanmaktadır.
Bölümlendirme:
Roman, okuyucunun metindeki olay örgüsünü anlamayı kolaylaştırmak amacıyla birçok bölümden oluşmaktadır. Bölümler birbirlerinden çok farklı bir kurguya sahip değildir. Çoğu zaman iki bölüm –hattâ ikiden fazla bölüm- birbirinin devamı niteliğindedir. Bölümlendirme, okuyucunun okuduğu bölümdeki olaydan sonra bir duraklama yapması, kurguyu kafasında canlandırması, yazılan yazıları tam olarak zihnine işlemesi için bir kolaylaştırma tekniğidir diyebiliriz.
KİTAP HAKKINDA
Peyami Safa, Tanpınar nesline mensup bir yazardır. Bu nesil yani bu dönem, bir imparatorluğun kültürel ve coğrafî olarak daraldığı bir dönemdir. Bu daralma hassas ruhlu, hassas mizaçlı şairlerin ya da yazarların muhayyilesini derinden etkilemekte ve onların eserlerinde kendisini belirgin bir şekilde göstermektedir. Bu daralma, Tanpınar’da mistik, Bergsoncu bir yaşamı ön plâna çıkarmış, Necip Fazıl’da tasavvufî unsurları tetiklemiş ve Safa’da ise ruhçuluğu yani spirtualizmi ön plâna çıkarmıştır.
Safa’nın romanlarında karakterler genelde bir ideolojik görüşü ya da hayat karşısında takınılan bir tutumu temsil eder/savunur. Yalnızız romanında ise karakterler madde ve ruhu, kültürel yapı olarak ise Batı ve Doğuyu temsil ederler.
Eserde(Yalnızız), ideoloji çıplak gözle görülebilmektedir. Doğu ve Batı çatışması. Samim ve Besim bu iki hayat görüşünün temsilcileridir. Samim Doğu’yu, Besim ise Batı’yı temsil eder. İki görüş yani simgesel olarak iki kişi romanın başından sonuna kadar çeşitli konularda fikir münakaşaları yaşarlar ve genelde münakaşalardan Besim yani Doğu kazanır. Esasen tartışmalar kazanmak üzere değil de bir fikri sunmak üzere yapılır. Neticede de Besim yani Peyami Safa düşüncelerini bir şekilde sunmuş olurlar. Besim çatışma için tetikleyici unsurdur. Besim olmadan Samim’in varlığından söz edilemez. Her şey zıddı ile vâkidir. Bir fikir de ancak zıddı ile mevcuttur. Besim’deki maddecilik, batıcılık olmadan Samim’in ruhçuluğu ve doğuculuğu olamaz. Maddeci, pozitivist dünyanın akla haddinden fazla önem vermesi, insanın maneviyatını, metafiziği yok sayması Samim için acı bir durumdur. Çünkü Samim, bütün dertlerin ve sıkıntıların insanın metafizikten yoksun olmasından, Allah’ı bilmediğinden kaynaklandığını savunur. Sıkıntıların, üzüntülerin ve hastalıkların temelinde onun için ruh yatar. Dolayısıyla hastalanan insan ancak ruhu tedavi edilirse iyileşmiş demektir. Dönemin gerçekçi yapısında böyle bir şey mümkün olmadığı için Samim tüm bu ruhçu bakış açısıyla tespit ettiği tedavi metodlarını “Simeranya” isimli bir defterde toplar. Bu defter bir süre sonra onun için bir devletçik modeli olur. Yani bir ütopyadır. Romanın her safhasında Simeranya’dan bahseder Samim ve sürekli yazar. Gerçek hayatın sıkıntılarından kaçmak istediği zaman Simeranya’da bulur kendini.
Manevî değerlerin zayıflaması sonucunda, insanın içine sürükleneceği açmazın, materyalist yaklaşımlarla çözümlenemeyeceği gerçeğini kabule yanaşmayanların, eninde sonunda yalnızlığa düşüp hüsrana uğrayacağı gerçeğini konu edinir.
OLAY ÖRGÜSÜ
Yanya eski valilerinden birinin çocukları olan Samim, Besim ve Mefharet, babalarının servetiyle varlıklı bir hayat sürmektedirler: Mefharet, kocasını genç yaşta kaybetmiştir, yetişkin bir kızı ve ortaokulda okuyan bir oğlu vardır, bekâr olan ağabeyi ve erkek kardeşiyle birlikte oturmaktadır. Roman Mefharet’in, Selmin’in hamile olup olmaması konusunda şüpheleri ile başlar. Şüpheler Selmin’in karnında gayr-i meşru bir çocuk taşıdığı fikri üzerinde yoğunlaşmıştır. Mefharet şüpheci kişiliğinden dolayı kızını hamile bırakanın ağabeyi Samim olduğunu düşünür ve bu şüphesini Besim ile paylaşır. Ancak Besim her zamanki rahat davranışını takınarak Mefharet’e sakin olması konusunda telkinlerde bulunur. Ancak Mefharet sakin olmayacaktır. Şüphesi Selmin’in ve dayısı Samim’in hareketlerinden dolayı gittikçe artacaktır. Artan şüphelerini dindirmenin tek yolu vardır; Samim’in odasına giderek Simeranya’yı okumak…
Simeranya’nın bulunduğu dolabın kilitli olduğunu fark ederler ve yanlarında getirdiği birkaç farklı anahtarı deneyerek kapağı açarlar ve Simeranya’yı okumaya başlarlar. Okudukları yazıları şüphelerini gerçeğe dönüştüreceği cinstendir. Yani bir kadından bahsetmektedir Samim. Simeranya’daki şu cümleler onların şüphesini artırmaya yetmiştir:
“Seziyorlar mı? Bazen bu sırrı taşıyamayacak hâle geliyorum. Takatimi aşan bir yük. Sofrada artık donmuş bir sükûtum. Yan gözler beni tarıyor. Dün akşam Mefharet, radyo başında, sordu bana:
“- Ağabey, size neşeli bir istasyon arayım mı?
“Radyoda değil, kalbimde neşeli bir istasyon arıyordu. Cevap vermedim. Yalnızlık ısrar etmedi. Birdenbire Besim’i özledim. Onun neşesi daima bu evi sessizliğin fırtınalarından kurtarmıştır. Geldi hemen, Elleri cebinde ve bacakları ayrık. Bana doğru yürüdü:
“- Ağabey! Dedi, bu sabah gayet mühim bir karar verdim. Daha doğrusu bir haftadır bu kararı veriyor, fakat tatbik edemiyorum.
“Ne olduğunu sormadım. Mefharet benim yerimi aldı. Besim ona dönerek cevap verdi:
“- Yüzümü yıkamaya karar verdim.
“Her sabah vücudunu kolonya ile friksiyon yapan Besim’in su korkusu beni yıllarca düşündürmüştür. Dibindeki kompleksi hâlâ bulabilmiş değilim.
“Besim cevap alamayacağını bildiği hâlde sordu:
“-Ağabey Simeranya’da nasıl yıkanırlar?
“Tam o sırada Selmin içeriye girdi. Suali duymuştu. Bekledi. Cevap çıkmayacağını görünce kendi cazibesinin, hiçbir erkek için istisna tanımayan dayanılmaz nüfuzunu benim üzerimde alenen denemek istedi:
“- Dayı, Simeranya’nın kızlarını ve aşklarını anlatınız, çok rica ederim. (Sayfa: 23).
Simeranya’daki bu ve bunun gibi anlatılar Mefharet’in şüphesini, şüphe olmaktan çıkarıp kesinleştiriyordu. İşin kötü yanı Besim de iyiden iyiye şüphelenmeye başlamıştı. Ama bahsettiği kızın Selmin değil de Meral olduğunu uzunca bir süre bilmeyeceklerdi!
Bir adam vardı, Aç Adam. Bu adam mahallede gezer, ara sıra insanlardan yemek alırdı. Çoğu zaman da Samim’in konağına duvardan atlayarak gelir, mutfağın kapısından mutfağa girer ve hizmetçi Hasibe yemek verirdi ona. Mefharet onun kim olduğunu sürekli çözmeye çalışır ama ciddi adımlar atmazdı ve sorgulama gereği duymazdı. Tâ ki, Selmin’i uzun uğraşlar sonucunda çocuğun kimden olduğunu söyletinceye kadar. Selmin bebeğin Aç Adam’dan olduğunu söyledi. Aile fertleri buna ihtimal vermese de bir şüphe duydular Aç Adam’a karşı. Ve onu soruşturmaya başladılar, hizmetçiyle konuşmalarını takip ettiler. Neticede Aç Adam’ın siyasî bir suçlu olduğunu, bir örgüt üyesi olduğunu, kanun kaçağı bir kominist olduğunu öğrendiler ve de Selmin’in hamile olmadığını söylemesi üzerine şüphelerinden vazgeçtiler.
Selmin ilk önce hamile olduğunu ama bir süre sonra da hamile olmadığını söylemişti. Bu şekilde iki zıt yalan söylemesinin nedenini ise bir süre sonra dayısı Samim’e açıklayacaktı.
Selmin’in ilk önce hamile olduğunu ve annesinin sinir krizleri geçirdikten, ağladıktan ve ruhî bunalıma girdikten sonra hamile olmadığını söylemesinin yegâne nedeni , annesinin yani Mefharet’in baskıcı tutumundan bunalması, özgür bir kız olduğunu hissettirmek istemesi ve annesinin nişanlısı Ferhad’a olan tutumunu yanlış bulmasıydı. Bu şekilde bir oyun oynayarak kendi iradesinin, aklının varlığını annesine kabul ettirmek onun bu hareketinin en önemli sebebidir.
Ferhad, Selmin’in nişanlısıydı. Bir gün Ferhad, Selmin ve Mefharet otururken, Ferhad’ın Arnavutlar hakkında olumsuz sözler söylemesi Arnavut kökenli olduğunu ve bir Paşa torunu olduğunu düşünen Mefharet’i kızdırmış ve Ferhad’ı evden kovmuştu. Selmin bunun üzerine annesine karşı bir cephe almış ve ona oynadığı hamilelik oyununda bunun da bir payı olacaktı.
Olay ileriki safhalarda Meral’in varlığı ile farklı bir boyuta geldi. Samim ve Meral ilişkisi romanın büyük bölümünde varlığını sürdürmüştür. Meral, Selmin’in okuldan arkadaşıdır. Aynı zamanda Samim’in eski sevgilisi olan Necile’nin de kızıdır. Samim’in Necile ile birlikteliği romanın sonlarında anlatılacaktır. Necile evli iken eşini aldatarak Samim ile birlikte olmuştur. Kuvvetli bir ihtimal var ki, Meral Samim’in kızıdır. Bu durum romanın hiçbir bölümünde açıklanmamıştır. Ancak ipuçları durumun böyle olması gerektiğini bize ifade eder.
Samim, Meral’in hareketlerinden ve konuşmalarından onun yalan söyleyip söylemediğini, ne isteyip ne istemediğini anlayan birisidir. Samim, Ferhad’ı sevmemesinin ve ona karşı cephe almasının, Ferhad’ın nişanlısı Selmin’i ve kız kardeşi Meral’i Samim karşısında kullanmasına yol açar. Ferhad kendi fikrî durumları adına kız kardeşi Meral’i Samim’e karşı olumsuz bir şekilde yönlendirir. Aynı şekilde Selmin’i de. Samim bu durumun farkındadır. Fakat bu durumu normal karşılamaktadır. Çünkü kendisi de aynı silah ile Ferhad’a karşı saldırıda bulunmaktadır. Bu durumun normalliğini şu cümlesi ile ifade eder:
“Her kalbin içinde aşka karşı, aşkla beraber doğan muhalefet, aradığı silâhları dışarıda her zaman bulur. İnsanlar arasındaki zarurî kutuplaşmalar bu imkânı daima hazırlar. Herkesin düşmanı vardır. Ferhad’a kızmıyorum. Mücadele ahlâkımız ve silâhlarımız aynı. Selmin’e de kızmıyorum, cephesi Ferhad’ın yanı başıdır. Merail’in aptalca kin altında kalmaktan başka mazereti yok. Ferhad’ın kız kardeşi ve Selmin’in mektep arkadaşı olmak, küçük dostluk mücadeleleri için yeter sayılabilecek yakınlıklardır.”(Sayfa: 108-109)
Durumun böyle olmasından dolayı sürekli bir muhakeme içindedir. Olayları ve sonuçlarını değerlendirir kendi muhayyilesinde. Çıkarımlarının birçoğu da doğrudur tabiî ki.
Romanın ilerleyen safhalarında Samim’in Meral’de iki farklı kişilik tespit etmesi ve bu iki farklı kişiliğin birbiri ile sürekli mücadele içinde oluşu kitapta dikkati çeken unsurlardan birisidir. Bu ikilik Meral’in romandaki vasfını belirler. Meral’in romandaki vasfı, tereddüttür.
Samim, Meral’in ilk kişiliğinin öz’e ait olduğunu, doğuda olduğunu, mistik bir ruhunun, maddeden arınmış, mânâya ehemmiyet veren bir kişilik olduğunu söyler. Diğer kişiliğinin ise, Paris’e hayran ve bu hayranlığın temelinde nelerin yattığını tam olarak kestiremediği ancak sürekli çıkarımlar yaptığı, ve bu hayranlığın düşündüren nedenleri olduğunu bildiği bir hayranlık.
Samim’e göre asıl hayran olunan Paris değildir. Paris’in bir önemi yoktur ve Paris sadece bir semboldür Meral için. Bu hayranlığın temelinde farklı şeyler yatmaktadır. Ve Samim bu nedenleri şu şekilde sıralamaktadır sorunları çözmeye çalışan bir psikolog edasıyla ve teknikleriyle:
“Paris’e karşı zaafı malûm. Cazibenin konservatuardan ibaret olmadığı da muhakkak. Paris güzel bir dekor, bir masal şehri ve şans merkezi. Paris veya başka bir yer. “İkinci”yi gıdıklayan daha derin arzular var. Onların hepsini cinsiyete toptan bağlamak doğru değil. Zihnime bir vuzuh ziyafeti çekmek için, bazı inceliklerin feda edilmesi pahasına, bu arzuları saymaya çalışayım:
“1. Bütün şanları denemek imkânı veren bir hürriyete kavuşmak arzusu,
“2. Kendi kendisinin tam ölçüsünü bulma arzusu,
“3. Kendi kendisini değiştirme arzusu,
“4. Muhitini değiştirme arzusu,
“5. İnsan temaslarını zenginleştirmek arzusu,
“6. Tecrübelerini zenginleştirmek arzusu (Hâdise olarak),
“7. Kireçlenmiş itayatları kırıp yeninin meçhulüne yönelen ruhta yaratıcı hamlelere serbest zemin hazırlamak arzusu,
“8. En son haddinde iyi giyinip güzelliğinin âzamisini kendi kendinin hayranlığına arzetmek arzusu (narsisizm).
“9. Başkalarının hayranlığını son haddine vardırmak arzusu,
“10. Kendi nefsine karşı bir şahsiyet ve irade zaferi kazanıp aşağılık duygusundan kurtulmak arzusu,
“11. Bu zaferi başkalarına da göstermek arzusu,
“12. Aşka ve benden gelen tesirlere isyan ve mukavemet imkânlarını çoğaltan yeni alâka ve cazibe merkezleri bulmak arzusu,
“13. Bu uzaklaşmanın bende uyandıracağı ıstıraptan heyecan ve acı duymak arzusu,
“14. Aynı zamanda benim ıstırabımdan keyif duymak arzusu(Sadizm),
“15. Benimle mücadelesinde sırf mücadele zevki duymak arzusu,
“16. Kendi nefsiyle mücadelesinde sırf mücadele zevki duymak arzusu.
“Şimdilik hatırıma gelenler, bunlar. İkinci Meral’in birinciye karşı sık sık yaptığı ruh baskınlarında bu arzuların bazıları hâkim. “ (Sayfa: 150-151)
Meral’in bu istek ve arzularını sürekli kamçılayan ve tetikleyen bir unsur olan Feriha onun mektepten arkadaşıdır. Feriha genç yaşta Nusret ile evlenmeden metres hayatı yaşayarak Paris’e yerleşen bir kişidir. Yani para ve gösteriş için gençliğini yaşlı bir adama satar. Nusret zengin ve paralıdır. Feriha’da kişiliğinin, gösteriş meraklılığının verdiği alevleri Nusret sayesinde Paris’te körüklemekte ve İstanbul’a döndüğünde Paris’in ihtişamını Meral’e anlatarak bu alevi etrafına yaymaya çalışmaktadır.
Samim, Feriha’yı sevmez. Ferhad ve Ferhad’ın babası Nail Bey’de sevmez. Aslında cemiyet Feriha’yı sevmez. Çünkü Feriha babası yaşında bir adamın sırf parası için metresi olmuş ve Paris’e gitmiştir. Ahlâki değerler ise buna karşı çıkmaktadır.
Feriha, Şakir adında birisinin de Meral’e talip olduğunu her geldiğinde Meral’e söylemektedir. İlk başlarda Şakir evlenmek istemese de artık Meral ile evlenmek istemektedir. Şakir de Nusret gibi yaşlı birisidir. Meral bu evlilik konusunda sürekli bir tereddüt yaşar. Bir yandan Samim, bir yandan Paris…
Selmin Samim’in, babası Nail Bey’in, ağabeyi Ferhad’ın baskıcı tutumlarından gün geçtikçe bıkmaktadır. Samim onun için cemiyeti temsil eden birisidir. Fiilen baskıcı bir tutum izlemese de, Samim’in Meral’deki varlığı, hayali ve yansıması cemiyetin yansıması ile eş değerdir. Bu sebeple Meral de kendini sorgularken Samim’i üste koyar ve Samim’in değerlerini bir cemiyet değeri olarak görür.
Kitabın son kısımları Meral’in bu tereddütü ile geçer. Meral Paris ile Samim arasında gidip gelmektedir.
Bu durumdan bunalan Meral için artık tek çözüm Paris’e kaçmaktır. Bir gece tüm hazırlıklarını yapar ancak ağabeyi Ferhad onun kaçmasını engellemek için kapıyı kilitlemiştir. Bunun üstüne odasına giden Meral, bir depresyon geçirir. Bu depresyon sırasında tek kurtuluşun intihar etmek olduğunu anlayan Meral bir kâğıda aynen şu cümleleri yazar:
“İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çirkinleştiği bir dünyada yalnızım.”
Bu kâğıdı yazdıktan sonra Meral, çakmağına benzin doldurmak için benzin şişesini açar ve bu sırada bir kaza çıkar ve Meral o anda çığlık çığlığa yanarak ölür.
Meral’in yandığı sırada Samim ve annesi Necile farklı bir mekânda yanık kokusu duymaktadır. Ayrıca Meral’in dadısı Renginaz’da garip garip hayaller görür. Çığlık atar ve adeta Meral’in saat kaçta yandığını görür…
Son bölümde Necile Meral’in yandığını öğrenir ve Samim’i arar, çağırır. Oraya bir süre sonra gelen Samim Necile’nin de bir koltukta öldüğünü görür. Bunun üzerine geçmişe dair hayaller görür. Ama bu hayallerde Meral değil hep Necile vardır. Çünkü Samim Necile’yi çok sevmiştir.
Roman, iki kişinin farklı yerlerde ve yalnız ölmeleri ile sona erer…
ŞAHIS KADROSU
Romanda şahıs kadrosu simgeselleşmiştir. Kişiler bir hayat görüşünü, bir fikri ya da bir ideolojiyi yansıtırlar. Romanda reel hayatta var olan kişileri ve sorunları, tüm çıplaklığı ile ve zıtlığı ile karakterler temsil eder. Karakterlerin detaylı tahlilini yapmak, romanı anlamak konusunda bize yardımcı olacaktır.
Merkezî Kişi / Kişiler:
Merkezî kişi, romanın başından sonuna kadar hemen hemen her bölümde karşımıza çıkar. Romanlar bir yerde merkezî kişinin biyografisidir. Merkezî kişi hakkındaki tümgelişme ve değişmeleri yakından takip edebiliyoruz.
Genellikle özne durumundadır. Diğer kişiler de ona göre nesne konumundadır. Bazen de edilgen bir konumu olmakla birlikte yine romanda merkezî bir yapıya sahiptir. Diğer kişiler merkezî kişiye göre tavır alırlar, onun etrafında dönerler. Bir şekilde ona bağımlıdırlar.
Bütün bu özelliklerinden hareketle baktığımızda Yalnızız romanının merkezî kişisi, baş kişisi, temel kahramanı şüphesiz Samim‘dir. Samim tüm roman boyunca şüphesiz bütün olayların öyle ya da böyle merkezindedir. Bütün olayların temelinden Samim’i çıkardığımız zaman romanda büyük bir boşluk olacaktır ve romanın bütün halkalarını birbirine bağlayan büyük halka yok olacaktır. Safa, romanda bize bunu ilk bölümden itibaren göstermiş, Samim’in varlığını sıkı bir şekilde hissettirmiş ve bizde yer etmesini sağlamıştır.
Romanda reel hayatın gerçekliklerinden bir kaçış söz konusudur. Ortada bir olayın olabilmesi için çatışmanın olması gerekir. Bu çatışmanın ana damarını yakaladığımız zaman daha sonraki şahıslar arasındaki çatışmalar da rahatlıkla gözlemlenebilir. Yalnızız’da ana damar mâneviyat – maddiyat; doğu – batı çatışmasıdır. Peyami Safa doğunun öz değerlerini savunduğu için romanda asıl kişi, merkezî kişi Samim’dir. Peyami Safa Samim ağzından konuşur. Besim ise konuşmayı tetikleyici unsur, hasım veya karşı güçtür.
Samim, orta yaşlarda, kendine özgü felsefesi ve dünya görüşü olan aydın bir kişidir. Sentezci bir aydındır. Okumuş, tecrübeli ve bilgili birisidir. Zekâsı, vak’aları neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmesi, ince dikkati sayesinde çözüme ulaşmayı bilen bir yapıya sahiptir. Maddî durumu iyi olmasına rağmen, çalışmayı seven birisidir. Görünüşü, oturması, kalkması, konuşması ile tam bir entelektüel tipidir. Çirkinliklerle dolu olan bu dünyaya karşı mutluluğun, güzelliğin ve doğruluğun oluşturduğu bir dünya yaratır kendi kafasında ve bu dünyaya Simeranya adını verir. Aydınlanma çağı bilim ve düşünce anlayışının metafiziği, ruhî ve manevî değerleri silip atan pozitivistlere ve materyalistlere karşı duran Samim, ruh ve beden bütünlüğünü en iyi derecede kuran sentezci bir aydındır.
Fizikî özellikleri pek belirgin olmamak ile birlikte zayıf, geniş ve gergin alınlıdır. Samim manevî değerleri temsil ettiği için fizikî özellikleri pek vurgulanmamıştır. Ancak fizikî özellikleri ruh hâllerine göre değişiklik göstermiştir. Yani yazar Samim’in ruhî durumuna göre tahlil yapmıştır.
“Zayıf ve karanlık yüzünde kaşları, göz kapakları ve bütün çizgileri düşüktü. Gölgede kalan gözlerinin zeki parıltısı görülmediği için, onu yalnız geniş, gergin, aydınlık ve saltanatl alnı çirkin olmaktan kurtarıyordu.” (Sayfa: 32)
Gözleri elâ rengindedir.
“Elâ gözlerinde devamlı bir şüphe ve dikkatle karışık, cesur ve gururlu bakışı, ince dudaklarının etrafındaki tatlı gülüşün verdiği tevazu intibaında yumuşuyordu. Onun, kendisinden istenen şeyi anlatmaya razı olduğu zaman aldığı bu poz derhâl alâka uyandırır ve yarattığı sessizlik ortasında bütün dikkatleri toplardı.” (sayfa:34)
Şüphecidir ve dikkatlidir. Küçük yaşlarda sınıfa herkesten önce girerek sırasına oturması ve sınıfa giren arkadaşlarının bakışlarından onların o an ne düşündüklerini ve ne gibi bir ruh hâli içinde olduklarını tahmin etmeye çalışır. Bu onun yaşı ilerledikçe diğer insanlardan ayırt edilebileceği üstün bir özelliğidir. Ruha önem vermesi ile paralellik gösterir.
Hasım Kişi / Kişiler veya Karşı Güç/Güçler:
Romanda çatışmanın olabilmesi, vak’a zincirinin düğümlenmesi için birinci derecedeki kahramanlarla temsil edilen tematik gücün karşısında bir hasma ihtiyaç vardır. İşte bu güce hasım veya karşı güç denir. Yalnızız romanının hasım kişisi Besim’dir.
Besim, midesine düşkün, yemeklerle bir sevgili gibi ilişki içinde olan bir kişiliktir. Onun midesine düşkünlüğü, onun için maddi değerlerin ne kadar üstün olduğunu gösterir. Bilindiği gibi maneviyatta, maneviyatın terminolojisinde bedenin bağlı olduğu şeyler; yemek, içmek, bedensel hazlar, uyumak, acıkmak vb. maddiyatı temsil eden, maddiyatı çağrıştıran unsurlardır. Kezâ bu durum tasavvufta da böyledir. İnsanın bedenine olan bağlılığı onun dünyaya yani dünya nimetlerine olan bağlılığını gösterir. Bu romanda da Besim, var oluş sebebi ile bağlantılı olarak maddi olan olguları temsil eder. Yani batıdır. Batının materyalist unsurları Besim’e yüklenmiştir.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Besim romanda karşıt güçtür. Samim’in yani yazarın değerlerini ve fikirlerini okuyucuya aktarmak için çatışma ortamı doğmasını sağlayan muhalif güçtür. Bu güç çok güzel çizilmiştir. Dikkati çeken asıl şey, bu karşıt gücün de Samim kadar fikir üretmesidir. Yani Samim’e ters fikirler üretmesidir. Besim romanda kayıtsız bir kişilik değildir. Besim’in fikirleri iyi incelenmiş ve irdelenmiştir. Bu da Samim’in fikirleri ile Besim’in fikirlerini nasıl kıyaslamamız gerektiğini göstermiştir bize.
Besim romanda Epikürcü felsefenin yani yararcı felsefenin ana unsurunu oluşturur. Onun sofrada yemek yeyişi ve çeşitli durumlarda takındığı tavırlar karakterini bize çok rahat aksettirmektedir:
“Platonik aşk bana, aç bir adamın önündeki piliç kızartmasına şiir söyleyip açlıkta ısrar etmesine benziyor. Al yahu kendi payını tabağına ve afiyetle ye. Başkaları da yerler. Sen ne yemek, ne de yedirmek istiyorsun. Soğuyor be piliç. Kadını başka türlü anlamıyorum. Ne konuşulur bu mahluklarla, prens hazretleri? Bir şey öğrenmek ve başkalarına satmak için ağzının içine bakarlar, başkalarından öğrendiklerini de sana satarlar. Bütün dünya tarihinde orijinal bir fikir söylemiş tek kadın tanıyor musun? Alman romantizmi olmasaydı, Mademe de Stael olmazdı. Misalleri sen daha iyi bilirsin. Anima ve Animus hikâyesi,… “(Sayfa: 244)
Besim, bu olumsuzluklara rağmen açık sözlü birisidir. Kendinde gördüğü olumsuzlukları samimi bir şekilde ifade edebilmektedir.
“- Bizim gibi mirasyediler için, geceleri kitap okumak, gündüzleri gevezelik etmek lazımdır. Fakat züğürtlerin bütün felâketleri alfabeden başlar.” (Sayfa:36)
Yardımcı Kişiler:
Mefharet, her zaman duyguları ile hareket eden, heyecanlı ve küçük meseleleri büyülten bir kadın tipidir. Onun olaylar karşısında verdiği tepki ve tepki sonrasında oluşan yıkım karakterinin ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Mefharet’in romandaki asıl varlığı şüpheciliği etrafında toplanmıştır. Öyle ki, bu şüphesi ahlâk kurallarını da aşacak boyuttadır. Çünkü ağabeyini kızını hamile bırakan adam olarak görmekte ve şüphelerini derinleştirmektedir. Bu şüphecilik onun yaşamına ve ruh sağlığına ciddi zararlar vermektedir.
Yaşanan olayları kendi muhayyilesi sonucunda farklı kılıflara sokmak ve bu kılıflardan çıkan sonuçları gerçekmiş gibi yaşamak onun karakterinin bir parçasıdır. Aslında Mefharet kendi muhayyilesinde kendisi için boşluklar açar ve bu boşluklara üzülür. Örneğin kızı Selmin’in hamile olduğunu öğrenmesi onun için çok üzücü bir olay ve bir yıkımdır. Ancak bu olaya zamanla kendini alıştırmıştır, olayı kabullenmiştir. Yani muhayyilesinde yarattığı boşluğu bir şekilde doldurmuştur. Ancak daha sonra kızının hamile olduğunu öğrenmemesi de onun için bir üzücü hadisedir. Kızının hamile olmadığını bilmek onun için iyi bir şey olması gerekirken onun yine üzülmesine neden olmuştur. Çünkü Mefharet boşluğunu doldurduğu sırada yeni bir boşluk oluşmuştur onun için.
Mefharet, sabırsız ve meraklı bir kişiliktir. Olayları oluş anı ile eş zamanlı öğrenmek ister ve bu konuda pervasızca davranacak kadar meraklıdır.
Mefharet’in fiziksel özellikleri de romanda pek belirgin değildir. Ancak onun kilolu ya da kemikli bir vücudunun olduğu birkaç yerde dile getirilmiştir:
“Kadın, ağır vücudunu, aşağıdakilere duyurmadan sessizce bu merdivenden indirmenin imkânsız olduğunu düşünürken, …” (Sayfa:69)
Meral, romanda Besim’den sonra gelen Meral’in karakterizasyonu tereddüt yönündedir. Yani Meral romanda tereddütü ile vâkidir.
Samim ile Paris arasında kalması bu tereddütünün bir göstergesidir. Paris onun için ışıltılı bir hayattır. Samim ise bir değerdir. Öz’dür. Meral ise bu iki değer arasında gidip gelen bir kişiliktir. Bir diğer tereddüt noktası ise yine cemiyetin varlığını Meral’de karşılayan babası Nail Bey’dir.
“Meral bir sigara daha yaktı. Ferahlatıcı bir hayat arıyordu. Uçak hava meydanından kalkıyor. Feriha ve o, ikisi de sevinç içinde. O…h, serbest! Paris, Paris! Dünya onun artık. Ferhat aşağıda, gittikçe küçülen hava meydanında noktalaşarak çırpınıyor. Bir böcek gibi ufalıyor…”,”… Babam! O benim kaçtığımı duyarsa ne yapar? Ferhat olmasa çabuk geçer öfkesi. Çünkü babam realisttir. İş adamıdır. Onun gözünde, herhangi bir şeyin olmuş olması bütün excuses…”,”…Birdenbire gözünün önüne Samim geldi. Boyu biraz daha uzamış ve gözleri irileşmiş. Alnı daha geniş, daha beyaz be garip tesirler yağdıran bir aydınlık içinde Samim’in… Hiçbir şey söylemiyor. Bakışları sabit, vücudu hareketsiz, edası donuk. Bir şey geliyor ondan. Ağ gibi sarıcı bir şey. İnsanın her yanına dolanan bir tesir dalgası. Ve duruyor hayali. Sımsıkı, fakat yumuşak. Duruyor, gitmiyor. Ve Meral’de bütün hareket arzularını kurutuyor.” (Sayfa: 294-295)
Samim Meral’i iki kişilikli bir insan olarak tahlil etmiştir. Bunu Meral’e de söylemiştir. Meral de bu iki kişilikli olmanın farkındadır. Çoğu zaman aslında hangi kişiliğin kendisine ait olduğunu sorgular durur. Kimi zaman ilk kişiliği olan ve Samim’in “asıl kişiliğin bu” diye değerlendirdiği, öz’e ait olan, içte olan kişiliğin gerçek kişiliği olduğunu kimi zaman ise, Paris’e hayran olan, gösterişli bir hayatı maddi, maddeci dünyayı isteyen ikinci kişiliğinin gerçek kişiliği olduğunu düşünür. Ancak romanın sonunda ikinci kişiliği ön plâna çıkacaktır. Ancak bu ikinci kişilik yanarak can verecektir yani ikinci kişilik ölecektir.
Romanın ilerleyen sayfalarında Samim’i aldatması bize onun maddeci olduğunu bir kere daha göstermektedir. Maddeye bağlı bir kişidir Meral. Çok fazla güzel olmamakla birlikte çekici birisidir. Bu kadar güzel olmaması ancak çekici olması onun iki kişilikli olduğunun bir yansımasıdır. Çok güzel olmaması manevî değerlere sarılmasının ancak çekici olması da maddî değerlerin peşini bırakmadığının bir göstergesidir.
Selmin, güzel, çekici, özgürlüğünü arayan bir kızdır. Selmin’in tüm maceraları annesi etrafında gelişmektedir. Selmin annesinin baskıcı ve şüpheci tutumundan bıkmış ve ona artık büyüdüğünü göstermek için çok ciddi oyunlar oynayan bir kızdır. Sonuçları ne olursa olsun bu oyunları oynamak ve var olduğunu ispat etmek çabasındadır. Aynı zamanda zeki olmaya çalışan, uysal ve barışçıl bir kişiliktir.
Romanda belirli bölümlerde Selmin’in inatçı olduğu hususunda da bize bilgiler verilmiştir. Bu inatçılık onun karakterinde vâkidir:
“Selmin, her meselede olduğu gibi, şahsiyetinin son haddine varan bağımsızlık inadı içinde kestirme cevap verdi:” (Sayfa: 69)
Feriha, Meral’in kolejden arkadaşıdır. Yaşlı bir adamın parası için onunla evlenmeden, metresi olarak Paris’e gitmiştir. Paris’e giderken ailesini hiçe sayarak gitmiştir. Ancak ailesinin varlığını düşünmek Feriha için üzücüdür. Çünkü ailesini ve öz’ünü özlemektedir Feriha.
Gösteriş meraklısı, Meral’deki ikinci kişiliği, Paris sevdasını tetikleyici bir kişiliktir. Aslında Feriha romanda bir nihilist tiptir. Çünkü yazarın gözünde Feriha’nın pek bir değeri yoktur. Gününü gün ederek yaşayan, para için etini satan bir kişidir.
Ferhad, Meral’in ağabeyidir. O da Besim gibi eğlenceye düşkün maddi yaşamı tercih eden birisidir. Ancak onda içten içe bir öz sevdası, öz’ü özleme duygusu görülmektedir. Bu da yine Ferhad’ın da iki kişilikli olduğunu ortaya çıkarır. Aslında arabaları sevmesi, parayı sevmesi, gezmeyi sevmesi onun maddeye bağlılığını gösterir ancak o aynı zamanda eski yaşantısını özlemektedir. Öz’ü özlemektedir. Romanda yine maddeyi temsil eder. Roman sonunda yalnız kalacaklardan birisidir. Cemiyetten kopmamış, etik, ahlâki değerleri hiçe sayacak kadar vahim duruma düşmemiş bir kişiliktir.
Hasibe, evin hizmetçisidir. Hasibe’nin fizikî özelliklerinden diğer karakterler gibi pek bahsedilmemiştir. Ancak birkaç yerde kilolu olduğuna dikkat çekilir:
“Besim, her mânâsıyla aç bir adam için, tombalak Hasibe’nin esmer ve yağlı teninde yabana atılmayacak lezzetler…” (Sayfa: 67)
Nail Bey, Osmanlıca konuşmayı seven, mülayim bir adamdır. Hayat karşısında realisttir. Gerçekleri kabul eder ancak bu kabul etme onun mizacında olumsuz etkiler bırakmıştır.
Necile, Meral’in annesidir. Gençliğindeki Paris aşkı ve Samim aşkı onun geri kalan hayatını yalnız geçirmesine neden olacaktır. Kızı ile paralel bir yaşam gösterir. Ve kızını öldüğü gece o da can verecektir.
Renginaz, Meral’in dadısıdır. Olağanüstü şeyleri gören bir kişiliktir. Hiç evlenmemiş ve bu onda olumsuz ruh hâllerine yol açmıştır.
İSİM SEMBOLİZASYONU
Romanda isim sembolizasyonu kendini belli ettirecek derecede kullanılmıştır. Samim kelimesinin Arapça kökenli ve Türkçe Sözlük(TDK Türkçe Sözlük)te Öz, asıl, iç, gönül anlamlarına geldiğini görüyoruz. Romanda Samim karakteri, Doğu’yu sembolize etmektedir. Peyami Safa’ya göre Doğu; iç, öz, asıl olandır. Yani Safa’nın değerlerini savunan, Samim’dir. Samim ona göre içtedir. İç’e aittir. Öz’dür. Kendinden olandır.
Besim, kelime anlamı itibariyle güler yüzlü, güleç adam kavramlarına karşılık gelmektedir. Karakter olarak baktığımızda Besim’in romanın ilk başlarından beri olaylar karşısındaki tavrı hiç değişmemiştir. Hep olaylara sıradan, gülerek ve alaycı bir yaklaşım sergiler. Maddecidir. Madde hep güzel olandır. Besim adı ile Besim karakteri arasında bu bakımdan sıkı bir bağ vardır.
Selmin, kelime anlamı itibariyle barış yanlısı, barış ve sevgi duygusu ile dolu anlamlarına gelmektedir. Selmin romanın başında bizde geçimsiz, olumsuz bir tip olarak gösterilse de dayısı Samim ile olan antlaşması onun aslında anlaşma taraftarı birisi olduğunu bize gösterir. Yani Selmin mantığının elverdiği şeyleri uzlaşmacı bir yapı ile yapan kişidir. Karakteri ile ismi arasında sıkı bir bağ vardır.
Mefharet kelimesi , övünme, övünmeyi gerektiren şey anlamında kullanılmaktadır. Romanda Mefharet’in paşa torunu olması ve Arnavut olması ile övünmesi bu sembolizasyonu tamamlayan unsurdur.
Meral, geyik demektir. Dişi geyik. Romanda Meral’in ortadaki kadın olması, ürkek olması da isim sembolizasyonunu tamamlayan bir unsurdur.
MEKAN UNSURU
Romanda gerçek ve gerçeküstü mekânlar birlikte bulunmaktadır. Olay, İstanbul Yeşilköy’de bir köşkte cereyan etmeye başlar. Bu köşk Samim’in evidir. Bu nedenle romanın en büyük mekân unsuru bu köşktür. Bu köşk dışında Samim ile Meral’in buluşma yerleri, Meral’in evi de belirli mekânlardandır. Ayrıca romanın sonunda Necile’nin evi yani Meral’in küçükken yaşadığı ev de mekân unsuruna dahil edilecek bir yerdir. Çünkü Meral’de, Samim’de ve Necile’de çeşitli hatıraları vardır.
Romanda İstanbul, insanların karamsarlık içerisinde var oldukları bir açık mekân olarak karşımıza çıkar. İlerleyen teknoloji ve değişen insan ilişkileri kent yaşamındabireyi yalnızlığa iter. Kendisini değişen toplumun ahlâk kurallarına ve yapısına yabancı hissetmeye başlayan birey, yaşadığı mekânı değiştirme yolunu seçebilir. İşte bu aşamada Meral ve arkadaşlarınca soyut mekân olarak Paris, Samim tarafından da ütopik bir yer olarak Simeranya gündeme gelir.
Roman genellikle kapalı mekânlarda yani iç mekânlarda vuku bulur. Bu da romanın iç romanı, tahlil romanı,i psikolojik bir roman olduğunun göstergesidir.
Romanda bir de ütopik mekân(gerçeküstü) vardır ki bu mekân Samim’in muhayyilesinde yarattığı bir mekândır. Adı Simeranya’dır.. Reel hayatın gerçeklerinden kaçıp sığındığı bir mekândır. Bu mekânda insanlar sadece bedenleri ile değil hem beden hem de ruhları ile vardır. Tüm sorunlar ruh iyileştirmeleri ile çözülür. Ütopik mekân Türk romanında pek fazla kullanılmamak ile birlikte Peyami Safa buna öncülük edenlerdendir. O kendi fikirlerini, kendi yarattığı dünyayı bu aracı ile bize yansıtmıştır.
Romanda İstanbul, insanların karamsarlık içerisinde var oldukları bir açık mekân olarak karşımıza çıkar. İlerleyen teknoloji ve değişen insan ilişkileri kent yaşamında bireyi yalnızlığa iter. Kendisini değişen toplumun ahlâk kurallarına ve yapısına yabancı hissetmeye başlayan birey, yaşadığı mekânı değiştirme yolunu seçebilir. İşte bu aşamada Meral ve arkadaşlarınca soyut mekân olarak Paris, Samim tarafından da ütopik bir yer olarak Simeranya gündeme gelir. Gelişim ve değişime açık karakterlerden Meral’in Paris’i tercih etmesine karşın Samim’in Simeranya ütopyasında yer alması “gerçek” ve “ütopik” mekân tanımlarını akla getirebilir.
ZAMAN UNSURU
Yalnızız’ın zaman örgüsüne baktığımızda olayların İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçtiğini görürüz. Mehmet Tekin, romanda olayların geçtiği zamanın yazar tarafından tesadüfen seçilmediğini belirtiyor: Ancak fertler arasındaki güvensizlik ve ilişki kopukluğunu, yalnızlığı, insanın kendi kendisine yabancılaşmasını, yakın zamanda yaşanan büyük savaşın tesiriyle izah etmek mümkündür. Bu durum, sadece Türk toplumunda değil, bütün dünyada kendini hissettiren sosyal bir “kriz”dir. Yazar, bu “kriz”i geniş plâtformlarda ele almakla, eserine evrensel bir karakter kazandırır.
“Yalnızız’da, geçmişte kahramanların yaşadığı olaylara dair yapılan atıfların büyük zaman dilimlerini kapsamadığı görülür. Yalnızız’da öykü zamanı, toplam 26 günlük bir süredir. Zaman akışında dikkat çeken bir diğer nokta, tüm gerilimin çözüme kavuştuğu son bölümdür. Bu bölümde intihar ve ölümlerden sonra geriye “güzel bir dünya” kalmıştır. Gün ağarmak üzeredir. Sabah her şeyi yeni baştan yaratır: Yeni başlayan sabahın koyu mavi, uçuk ve baygın ışık tonundarengi belli olmayan kısık ve yorgun gözler, yanak çukurlarında mürekkep lekeleri gibi keskin gölgelerin oyduğu ve buruşturduğu çentikli, soluk ve abraş bir yüzle onu görmek ve tanımak zahmetini çekiyordu. (469) Bu noktada yazarın, güneşin doğması ve sabah vaktine çeşitli anlamlar yüklediğini görüyoruz. Prolog bölümünde gece vakti başlayan olaylar bir sabah vakti çözüme ulaşır. Aydınlığın, Simeranya ile özdeşleştirildiği bu romanda ütopyanın somutlaştırılma eylemine bu son bölümde tanık oluyoruz. Güneşin doğması ile yalansız ve Meral’siz bir dünya daha doğar. Bu nedenle gece ve sabah metaforlarının yazar tarafından bilinçli olarak kullanıldığı söylenebilir.”
ANLATIM TEKNİKLERİ
Romanda anlatıcı birinci ve üçüncü kişilerdir. Romanın genelinde üçüncü anlatıcı hâkim olmakla birlikte bazı yerlerde birinci anlatıcı ön plândadır. Örneğin, Samim ütopyasını anlatırken birinci anlatıcı kullanılmıştır. Bu değişim yazarın tarafsızlığından kaynaklanmaktadır. Bazı yerlerde Mefharet ağzından anlatıldığı için birinci kişi anlatıcı vardır.
Romanda, bilinç akışı tekniği ve iç monolog harikulâde bir şekilde verilmiştir. Meral’in intihar sahnesinde kullanılan bilinç akışı tekniği bize karakterin yaşadığının bir benzerini yaşatmaktadır. Karakterin yaşadığı ruhî süreç ya da hesaplaşma bizim de kendi benliklerimizde yaşadığımız hesaplaşmaları ve süreçleri tetikler.
Samim’in Meral’in hareketlerinden sonuçlar çıkarmaya çalışması esnasında ağzından çıkan sözcükler, kelimeler iç monologun örneğidir.
“ Sonra bu münakaşa hayalinde, onu kendi nefsine karşı küçülten ve her sevginin insandan ikide bir istediği değer kontrolü ihtiyacına benzeyen karanlık bir duyguya doğru kayıyordu.Neydi bu? Unutmaya da benziyor. Galiba… Dur… Evet… Gururda bir isyan hazırlığı. Hesap istiyor. İzzeti nefis. Ve şimdi onun sufle ettiklerini kendi kendine söylüyor: …” (Sayfa: 205)
Romanda kullanılan bir diğer teknik montaj tekniğidir. Samim psikoloji kitapları okuyan birisidir. Fikirlerinin temelinde bazı felsefî kişiliklerin fikirleri de vardır. Bu fikirleri romanda çoğu zaman kendi muhayyilesinde tekrar yorumlayarak esere yansıtır. Ve birçok yerde birçok yazarın adını da anarak montaj tekniğini ustaca kullanır:
Varlaşma hamlesinin aktifi yanında yoklaşma pasif, yoklaşma hamlesinin aktifi yanında varlaşma pasiftir. Böylece, Heidegger’in tek taraflı tasavvurundan uzaklaşarak yokluğu birzemin “fond” gibi değil, karşılıklı olarak, varlığı ve yokluğu birbirinin zemini gibi almak lâzımdır. (Sayfa: 199)
DİL VE ÜSLUP
Safa, eserinde dili çok ağır vermemekle birlikte üslûbu ağırlaştırmıştır. Bu ağırlık psikolojik metinlerin romanda montaj tekniği vasıtası ile bulunmasından kaynaklamaktadır. Bu psikolojik metinlerin romanda kullanılması beraberinde yeni kelimeleri de romana katacaktır. Bu katma işlemi doğal olarak eserin dilini de etkileyerek yer yer okuyucuya anlamsız gelen kelimelerin kullanılmasına yol açmaktadır. Her şeyden önce Simeranya’yı anlatırken fikir ağırlıklı metinlere, cümlelere yer verdiği için okuyucunun cümleleri, kelimeleri derinlikli okuyup dimağında işlemesi gerekmektedir. Yani yazar ne kadar eserde işçilik yapmış ise okuyucu da o kadar işçilik yapmak zorundadır.
“Çünkü işsizlik kapitalist cemiyetin problemlerinden biridir; kütle halinde bile olsa, ekonomiden başka cepheleri göze görünmez. Aç adam iyi bir misal değil. Çünkü tek. Bir çok individuel hususiyetleri olabilir. Onu mutlaka yanlış kurulmuş sosyal bir nizamın kurbanı gibi alamayız.” (Sayfa:73)
Okuyucu eseri okurken kendini romanda bulacak, Samim ile kıyaslayacak, Besim ile kıyaslayacak ve yerini bulacaktır. Roman bu şekilde dizayn edilmiştir adeta. Genelde ise öz’e ait olan Samim tercih edilmektedir.
|